SONSUZLUK YOLUNDA…

Huzur içindeyken, tüm direnislerden kurtuldugumu düsünürken… birden, çok, çok çok tuhaf bir sey oldu… Altüst etmedi belki ama zihnimdeki bosluk bir süreligine kayboldu…

Geçmisin derinliklerinden gelen bir rüya; çok uzakta kaldigini, çoktan unutuldugunu sandigim bir duyguyu tokat gibi yüzüme vurmustu gecenin sonsuz karanliginda…

Sessiz çigligim bogazimda dügümlenmis uyandigimda artik kendimi tutmam için de bir sebep kalmamisti… Agliyordum hiçkira hiçkira… Rüya bitmisti belki ama iste tam da o anda her seyi görebiliyor, görmekten de öte hissedebiliyordum artik… Namlunun ucundakiler onlar degildiler… Onlar sadece figüranlardi… Kendime, “ sorun sadece sensin ” dedigim zamanlar da çok gerilerde kalmisti artik… Baskahraman gibi görünebilirdim bu rüyada belki ama, bu da gerçekleri hissetmeme engel degildi hiç... Hepimiz çok büyük bir oyunu hep birlikte sahneliyorduk ve bu da sahnelenen perdelerden biriydi iste sadece… Hakikatleri –algilanan gerçekleri degil- kalbimin derinliklerinde böylesine güçlü hissediyorken, tek referans “kalbim”ken, yasananlarin anlamini çözmek hiç de zor olmuyordu, rüya bile olsa yasananlar… Alinacak dersler vardi her an ve simdi de çok ama çok önemli bir dersi aliyor olmanin karisik ruh hali ile hiçkira hiçkira aglamaktaydim yatagimda...

Çok uzun süre akti gözyaslarim… Uzun zamandir bu siddette agladigimi hatirlamiyordum. Son zamanlarda aglamanin bendeki tanimi tamamen degistigi halde, bu gözyaslari kesinlikle eski tanimla örtüsüyordu… Rüyadaki olay ve rüyanin kahramanlari gibi bu gözyaslari da çok uzakta kaldigini sandigim o çocukluguma ait günlerden geliyordu... Içimdeki o masum ve yarali çocuk belli ki bunca zamandir yastiginin altinda gözyaslarini sessizce akitmaya devam etmisti gizlice… Simdi ise sanki artik zamani geldigini anlamis ve gözyaslarini saklamaktan vazgeçivermisti birdenbire… Belki de karsisinda, içindeki güce teslim olmus, affetmis, yuvaya dönüs yolundaki bilincin cesaretinden güç almis ve bunca zamandir içinde sakladigi tüm kirginligi söküp atmayi artik basarmak istemisti.

O küçük çocugun varligini anladigim anda ona simsiki sarildim. O anda bir kelebek kanadi gibi pir pir kalbini hissettim. Çok incinmisti. En çok ihtiyaci olani; “güveni” hiçbir zaman tam anlamiyla yasayamadigini haykiriyordu hassas kalbi… Onun eksikligini belki bilincinde degil ama en derinlerde hep hissetmisti… Ama iste simdi, bu gece hepsi bitmisti… Bilinçaltindan gelen bu rüya bizi bulusturmus, geçmis ve simdi arasinda yasanmakta olan o ayrilik hissini sonsuza dek bitirmis ve zaman illüzyonunu tamamen silmisti… Simdi ben oydum, o da ben… Ona sarildigim ve onu kabul ettigim anda çocuk yok oluvermisti…

Gözyaslarim dindiginde tarifi mümkün olmayan bir huzur kapladi içimi. Sonsuz sevgiyle bulustugum tapinagim –kalbimden- adeta büyük bir kaya parçasi sökülmüs ve yerini hemen o anda sevgi ve isik, hizla doldurmustu. Bu, herkese haykirarak anlatmak isteyecegim müthis bir duyguydu… Bu, ruhum için çok önemli bir dönüm noktasiydi biliyordum, büyük bir siçrayisti hissedebiliyordum… Huzur içinde ve gözlerim kapali bir süre dinlenmek istemistim… Fakat tam da o anda, tanrisal güzellikte bir su perisi süzülerek geldi ve her yeri sariya boyadi… Görüntüler hiç net degildi evet ama sari bugüne kadar gördügüm en canli, en parlak ve en net sariydi… Iste tam da o anda, hayatim boyunca sariyi neden kendime çok uzak hissettigimin ve neden ondan sürekli kaçtigimin da ayrimina sezgisel olarak varmistim. “Güvenin” ve “iletisimin” rengiydi sari ve ben bunlari belki de hiçbir zaman tam olarak hissedemeden bu günlerime gelmistim…

Artik sariyi çok sevdigimi anliyordum, diger tüm renkleri sevdigim gibi… Çünkü artik o da içimdeki gökkusagindaki yerini almisti… Griyi bir nefeste savurup atmis, turuncuyla yesilin arasina gelip yerlesmisti bir daha hiç terk etmemek üzere…

Derken birden sari kayboldu görüntüler arasindan ve yerini deniz mavisine birakti… Bu da güzel bir isaretti… Sarinin varligini güçlendiriyordu…

Derin maviyi seyrederken birden bir sey gördüm… Hayretler içindeydim… Bana dogru gelen bir denizkizi ydi bu … Yüzünde henüz anlamlandiramadigim kibirli ve sevimsiz bir bakisla hizla yaklasti bana. Salsa figürlerini andiran bir takim hareketlerle kuyrugunu saga sola savurdugunda, bu kez her yer altin rengine boyanmisti… Derken yüzündeki ifade yerini çilgin bir kahkahaya birakmis ve denizkizi geldiginden de hizli bir sekilde gidivermisti…

Tanrisal altin rengiyle çevrelenmistim simdi… O'nun sevgisi ve sefkati tüm hislerimin ardindan bana kalandi… Ruhumdaki huzur inanilmazdi ama zihnimden isik hiziyla düsünceler geçmekteydi…; Biri bana hadi anlat anlat dese tüm bu yasadiklarimi anlatabilmenin bir yolunu bulabilir miydim? Bu yasadiklarim hayal miydi, yoksa rüya mi…? Gerçek olan neydi ve biz neresindeydik bu gerçekligin? Sorunlari önce yaratip sonra da çözmek için bunca çaba, bunca emek komik degil miydi? Yasadigimiz hayat gerçekten de “neydi?”… Yasanan her sey koskoca bir illüzyondan mi ibaretti? Bir yalani mi yasiyorduk yoksa hep beraber elele? Yasamakta oldugumuz hayat koca bir yalansa eger, her birimiz birer Pinokyo olmuyor muyduk o zaman? Peki ya zavalli Pinokyo'nun suçu neydi de üzerine gidiyorduk o halde o kadar? Kendi yalanlarimiz bizi rahatsiz ettiginden miydi onun yalanlarina öfkemiz?

Ya o birbirimizi üzmelerimiz? Ya o kiran döken, darmadagin eden, yaralayan, geçmis-gelecek illüzyonuna mekan olan sözlerimiz? Her an birbirimizin yasamini yönetmemize yol açan, bilinçaltinin en derinlerinde tasidigimiz o aci veren sözlerimiz? Hayati bir pandomim gibi yasasak belki de daha iyi etmez miydik? Tamir edileceklerin sayisi azalir miydi acaba bunu basarabilseydik?

Sorular, sorular, sorular… Sorular hiç bitmeyecekti… Zihin sürekli soruyordu, isi buydu… Ama öbür tarafta kalp her seyi zaten çoktan biliyordu… “ZIHNI SUSTURMAK BELKI DE BU DÜNYADAKI TEK GÖREVIMIZDI… “

Gecenin sonsuz karanliginda zihnimi susturmayi basardigimda, içimdeki gökkusagini yeniden gördüm… Sari bana göz kirpiyordu bu kez… “Evet” diyordu, “dogru yoldasin… Çok büyük bir yükten kurtuldun bu gece ve bunu basarmanin ödülü olarak ben geldim sana... Tadini çikar… Soru sormayi birak… Zihnini bulandirmaya hiç gerek yok. O büyük Sufi' nin kelimelerini içine sindire sindire tekrarlamanin tam zamani…”

Kelimeler hemen zihnimde ses buldu. Gerçekten de içine sindire sindire alinasi çok güçlü bir sözün kelimleri … “Bulanmadan, donmadan akmak ne hos…”

Sanki hayati yasamaya henüz basliyordum… Zihnimin bir daha bulanmasina hiç firsat vermeyecek, kalbimin donmasina göz yummayacaktim bir daha… Bunu bilmek öyle güzeldi ki… Hayat akiyordu ve ben içimdeki gökkusaginin eksik parçasina kavustuktan sonra artik hayatla beraber akmaya bu kez tam anlamiyla hazirdim…

Yasamakta oldugumuz hayat bizi sonsuzluga kavusturmak için vardi… Ve biz kusursuz insa edilmis yasam köprüsü nde sonsuzluga ulasabilmek için uzun yollar kat ettikten sonra, yolun kendimize vardigini anliyorduk -binlerce kez bize söylenmis olsa da ancak kendimiz deneyimledikten sonra…-

Hacer Divitli / Nisan-08